Boğaziçi’nde Okuyacak Olmak

Uzun zamandan beri yazı yazmıyordum. Bir tür akıl tutulması bir diğer deyişle de kalem tutulması yaşadım. Bunda sınav sürecinin etkisi vardı dersem biraz beyaz bir yalan söylemiş olurum. Bunun sebebi kendimi bilgisayar oyunları dünyasına biraz fazla olmak suretiyle kaptırmamdı. Uzun zaman sonra Boğaziçi ile ilgili bir yazı ile başlamamın sebebi ise bundan sonraki hayatımın kaba hatlarla çizilmeye başlanmasıdır.

Ülkemiz eğitim sistemini ele alıp geniş çaplı bir yazı yazmak istemiyorum. Fakat bu eğitim sisteminin ne kadar işe yaramaz olduğunu sınava hazırlanırken anlamış olduğumu da belirtmek isterim. İlla ki ülkemiz için de konuşmuyorum, herhangi bir ülkedeki bu tür bir sistemi de kınıyorum. Ne bir sosyolog ne de bir psikoloğum, bu eğitim sisteminin toplum ve birey üzerindeki etkilerini bilimsel bir bakış açısıyla elbet sunamam. Ama bu etkileri yansıtabilirim.

Eğitim sistemimizden bahsediyoruz. Öncelikle eğitim sisteminin bir insanın kaç yılını aldığını görelim. 2010 yılı Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de ortalama yaşam 73.7 yıl. Zorunlu eğitim süresi ise 12 yıl. Kaba bir hesapla hayatımızın 6’da birini zorunlu olarak verilen eğitime harcamak zorundayız. Bu azımsanamayacak bir süre ve bu süre sonunda insanlar kesinlikle bu sistemden bir şeyler kazanmış olmalı. Peki gerçekten bir şeyler kazanıyor muyuz?

Ne yazık ki hayır. Bu eğitim sistemi ve içeriğinden hiçbir vasıf kazanmadığımı açıkça söyleyebilirim. Sadece ailemin desteği ve kendi azmim ile bir şeyler yapabildim, kendimi geliştirebildim. Dürüstçe şunu belirtiyorum:

BOĞAZİÇİ’NE GİRMEK İÇİN BİR YILIN YARISI KADAR ZAMANDAN AZ BİR SÜRE ÇALIŞTIM VE GERİYE KALAN 11.5 YIL TAMAMEN GERİ DÖNÜŞÜMÜ MÜMKÜN OLMAYAN BİR ÇÖP OLDU.

Boğaziçi’nde okuyacak olmaktan memnunum. Fakat ben binlerce öğrencinin geçmişinin bir çöp olmasını ne kendime, ne ülkeme, ne mantığa sığdırabiliyorum. Düşünsenize, benim gibi 6 çocuğun çöp olan eğitim geçmişini yanyana koyun, bir tane insan ömrü çıkıyor. Ve o insan da ancak çöpten adam olmayı hak ediyor.

En çok üzüldüğüm noktalardan biri de benden çok daha iyi hazırlanmalarına rağmen hak ettikleri yerde olmayan, daha düşük bölümlerde ve üniversitelerde okuyan arkadaşlarım olması. Belki doğal seleksiyon diyeceksiniz, taktiğini bilmiyormuş diyeceksiniz. Peki o arkadaşlarım çöp olan geçmişlerini talep etse ne olacak? Nerede kaldı fırsat eşitliği? “12 yıl hepinize aynı müfredatı gösterdim, hadi hepiniz eşitsiniz.” midir fırsat eşitliği?

Bu saatten sonra geçmişimiz çöp oldu diye ağlamak da tabi ki gereksiz. Ama önemli olan sonraki nesillerin böyle bir durumu yaşamamalarıdır. Bu sebeple, ben bizzat kardeşimin eğitimiyle ilgileneceğim. Aslında her ailenin, bilinçli insanın bir çocukla ilgilenmesi, onun eğitimine önem göstermesi gerekir. Hiç kimse kardeşinize, çocuğunuza, kuzeninize sizden daha iyi eğitim koçluğu yapamaz. Onları okutun, bilgilendirin, en önemlisi ise kitap hediye edin ve müzelere götürün. Çünkü o çocuk yıllar sonra ilkokulda öğrendiği hiçbir şeyi hatırlamaz ve yararını görmezken çocukken okuduğu o kitaplar onun hayal dünyasını genişletecek, gördüğü makineler, resimler ona ilham verecek. Ben müzelere çok fazla gitmedim küçükken. Ama okuduğum çoğu kitap hâlâ aklımdadır.

Bir şirketin reklamı vardı ve sloganı şöyleydi: “Hepimiz tatil için çalışıyoruz!” Belki öyle ya da değil. Fakat çoğumuz 10 – 11 yıl boyunca boş zaman harcayıp son 1 – 2 sene üniversite için çalışıyoruz. Hayatımızın verimli yıllarını boşa harcamamak için, siz de insanları bilinçlendirin, çocukları okumaya ve bilinçlenmeye yönlendirin.

Akıllı Bıdık Google

Google, Google+’yı devreye alması ile başlayan süreçte birçok yenilik gerçekleştirdi. Tabi ki Google daha önceden de yenilikler yapıyordu, asla statik bir şirket olmadı Google. Ama son zamanlardaki bu değişiklikler direk son kullanıcıyı yani bizleri etkilemesi sebebiyle Google’ın eski güncelleştirmelerinden çok daha fazla bahsediliyor.

Google son hamlesini “Knowledge Graph” adı verilen yeni arama motoru teknolojisiyle duyurdu. Peki Google’ın arama motoruna eklenecek bu özellik bize neler sağlayacak? Öncelikle Google’ın bu özellikle bizi daha yakından anlama/tanıma yeteneğine sahip olacağını söylemem gerekiyor. İma ettiğimiz ya da incelemek istediğimiz şeyleri Google biz söylemeden önümüze getirecek. Bir nevi Google, leb demeden leblebiyi anlayacak ya da size “Leblebi mi demek istediniz, yoksa Leb-i Derya mı?” diye soracak ve verdiğiniz cevaba göre hemen filtreleme yapacak. Şu an elimizde Google’ın resmi blogundan verilen bir örnek var:

Bu örnekte Taj Mahal hakkında bir arama yapılmış. Fakat siz hangi Taj Mahal için bakmıştınız? Bir müzisyen olan Taj Mahal mi, yoksa saray olan Taj Mahal mi? İşte Google bunu size soracak ve siz daha spesifik ve doğru sonuçlara ulaşacaksınız. Bilgi kirliliği olarak adlandırılan Internet’in Google sayesinde belki biraz temizleneceğini söyleyebiliriz.

Tabi ki Knowledge Graph bu kadar basit bir teknoloji değil. Google bu yeni teknoloji ile tam olarak bir Wikipedia şeklinde çalışmasa da Wikipedia’ya benzeyen bir sistem oluşturuyor. Bu sistemde örneğin Marie Curie ile ilgili bir arama yaparsanız sağ tarafta Marie Curie hakkında özet bilgilere ulaşacaksınız, hem de herhangi bir siteye tıklamadan. Google Ansiklopedisi! Kulağa hoş geliyor gibi. Aşağıdaki resimde Van Gogh için yapılmış bir aramanın sonucunu görebilirsiniz.

Bu konuda üzücü olansa çoğu yeni Google ürünü gibi bu teknolojinin de şimdilik sadece Amerika’da kullanılabiliyor olması. Verilen bilgiye göre yakın zamanda mobil cihazlar için entegrasyon yapılacak. Her zaman olduğu gibi bir video da yayınladı Google. Google videoları sade ve anlaşılır bir yapıda olduğu için izlemenizi tavsiye ederim. Bu teknolojinin arkasındaki mantığı rahatça anlayabilirsiniz. İyi seyirler!

 

Edebiyat ve Kültürlerin Buluşması Üzerine

Kültür, bir milletin veya birlik olma duygusuyla bir arada bulunan bir toplumun ortaya koyduğu düşünsel ve maddesel her türlü ürünün bütünüdür. Şüphesiz bir milletin edebiyatı kültürünü oluşturan önemli ögelerden birisidir. Fakat edebiyat, sadece başlı başına bir kültür ögesi değildir. Kültür ögesi olmaktan da öte edebiyat yani dil, kültürün bütün parçaları arasında bir tutkal görevi görmektedir. Bu tutkal görevini sadece bir topluma ait kültür ögeleri arasında değil, farklı milletlerin kültürleri arasında da göstermektedir.

Edebiyat nedir? Edebiyat benim için şiirdir, edebiyat nesirdir. Duygularınıza seslenen şiirler, düşüncelerinize sızan düz yazılar, hep beraber farkındalığınızı artırır. Asla edebiyata toplumsal bir görev yüklemekten, onu herhangi bir ideolojinin emrine vermekten bahsetmiyorum burada. Mesela, Nâzım Hikmet’e göre edebiyatımızın büyük hikâyecisi Sait Faik Abasıyanık’ı ele alalım. Onun hikâyelerini okurken küçük insanları, küçük mutlulukları görürsünüz. Belki de kendinizden bir parçayı onun hikâyelerinde yaşar hâlde bulursunuz. Hayatın farkındalığına varır, başka başka insanların hayatlarına tanık olursunuz. Sadece Sait Faik mi? Behçet Necatigil’e ne demeli? İnsan ilişkileri, aile üzerine yazdığı şiirler evrensel değil midir? “Çevre”nize bir bakış atmaz mısınız onun şiirlerini okuduktan sonra? Sevgileri yarına bırakmaktan vazgeçmekten istemez misiniz? Bana göre işte şairlerin ve yazarların bu farkındalık ile ortaya koyduğu yapıtlar kültürel etkileşimi sağlıyor. Bir Yunan’ın, bir İngiliz’in bu şiirleri okuyunca bizle aynı duyguları hissedeceğine inanıyorum ben. Düşünsenize, “Ben İngiliz’im, benim kültürümde bunlar yok, sizi hiç anlamıyorum.” Diyen bir İngiliz olur mu? Gelin, beraber Behçet Necatigil’in Lades şiirine bakalım:

Uzayacağa benzer,

Tutuştuğumuz lades.

İşi gücü bırakıp

Mezarlığa nâzır

Bir eve taşındım.

Ölüm, sen beni aldatamazsın

Aklımda!

Şimdi kendinizi bir İngiliz yerine koyun, doğma, büyüme Nottinghamlı bir İngiliz. Bu şiirin çevirisini bir internet sitesinde gördünüz. Altında bilmediğiniz bir isim, ne ilginç ki bu adamlar Ç harfi kullanıyorlar. Küçük bir araştırma yapmaz mısınız hemen? Zaten arama motorları gayet hızlıca birçok sonuç sunuyor bize. Behçet Necatigil’in Türk olduğunu öğrendiğinizde ise başka Türk yazarların çeviri şiirlerine bakarsınız. Ve sonrasında Türkiyeye ve Türk’lere bir ilgi duyarsınız ya da duymazsınız. Burada önemli olan bu şiirin, okuyanlar veya yazanlar arasında bir gönül köprüsü kurmalarıdır. Bu gönül köprüleri kuşkusuz ki kültürel etkileşimi de beraberinde getirecektir.

İki farklı milletten olan, birbirlerinden çok ayrı coğrafyalarda yaşamış iki insandan bahsetmek istiyorum. Birisi Alman diğeri ise Fars, biri 19. yüzyılda yaşamış, bir diğeri ise 13. yüzyılda. Tahmin ettiğinizi sandığım bu iki kişi Goethe ve Mevlana. Alman edebiyatı denince akla ilk gelenlerden –hatta çoğunlukla akla ilk gelen- olan Goethe’nin Doğu Batı Divanı’nın onun Faust’tan sonra en iyi yapıtı olduğu söylenir. Faust’u okumadığım için bu yargıya tamamıyla katılamam. Bununla beraber, Doğu Batı Divanı’ndan birçok şiir okudum. Oradan bir şiirin tercümesini aktarmak istiyorum size:

Binlerce surette saklasan da kendini,

Sevgililer sevgilisi hemen tanırım seni;

Büyülü örtülerle örtsen de kendini,

Her yerde hâzır ve nâzır olan, anında tanırım seni.

Şiirde açıkça bir mistisizm hissediyorum ben. Bu şiirde, bu topraklarda yaşamış Mevlâna’nın, İran topraklarında hayatını sürmüş Hafız’ın dizelerini duyuyorum. Gerçekten de Goethe Mevlâna’dan etkilenmiştir. Mektuplarında, notlarında bu konuda birçok cümle ya da açıklama bulmak mümkün. Peki, Goethe’yi, Mevlâna’yı, Hafız’ı bir araya getiren nedir? Barizdir ki bu sorunun cevabı edebiyattır. Gerek Goethe’nin gerek Mevlâna’nın üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen bu iki büyük insan günümüz dünyasında büyük bir kültürel etkileşimin mihenk taşı durumunda. Küresel dünyada her gün daha çok tanınan bu yazarlar, bir kültürel etkileşimin ve hümanizmin meşalesi olarak parlıyorlar.

Dünyamız hızla gelişiyor, ülkeler ve insanlar arasındaki mesafeler kısalıyor, buna bağlı olarak insanlar arasındaki iletişim hızla artıyor. Böyle bir dünyada ne Mevlana ne de Goethe’ye ulaşmak için çok fazla çaba sarf etmeniz gerekmiyor. İnternet ve diğer teknolojiler bu değişimin ve etkileşimin başını çekiyor. Aynı zamanda hızla değişen bu dünyada her toplumun kendi kültürünü bir fildişi kuleye hapsetmesi ihtimal dışı. Kültürlerimiz, dilimiz, değerlerimiz bir pota içerisinde eriyor. Ortaya her kültürden nasibini almış bir ortak kültür çıkması şu an için pek de mümkün değil. Kültür emperyalizmi bunu engelliyor. Fakat günümüzün teknolojisi iletişimi arttırarak kültür emperyalizminin müdahale ve yaygınlaşma alanını kısıtlıyor. İnsanlar artık dünyada başka kültürlerin yaşadığının, bu kültürlerin de en az kendi kültürleri kadar eski kültürler olduğunun farkındalar.

Edebiyat, insanlığın ortak alanı. Diller farklı farklıdır, kabul ediyorum ama edebiyatı insanlığın ortak alanı olarak özel kılan da dillerin farklı olması. İnsan olmaktan ileri gelen duyguların sözcüklerle dışavurumu benzer değil; ama dışa vurulan bu duygular benzer. Bu yüzden edebiyat tarih boyunca kültürlerin buluşmasını sağlamış, kültürlerin etkileşimi için bir tür taban görevi görmüştür. Nitekim Mevlâna ve Goethe bunun en güzel örneklerinden birisi. Bu konuda verilebilecek o kadar çok örnek var ki ne yazmaya zaman ne de yer var. Ama günümüzden küçük bir örnek verilebilir. Katharine Branning’in yazdığı “Yes, I Would Love Another Glass of Tea (Bir Çay Daha Lütfen)” adlı kitap Türk kültürünü ince belli bardaklarımızda içtiğimiz çayımız üzerinden anlatıyor. Kendisi bir Amerikan fakat Türk kültürüne gerçekten meraklı bir kişi. Çoğu kez ülkemizde Amerika çok eleştirilse bile, Amerikalılara karşı özel bir ilgi beslemesek bile insan bu kitabı okuyunca insan hem kendi kültürünü yeniden tanıyor hem de bu kültürü ilginç bulan Amerikalının kültüründe neler olduğunu merak ediyor. “Bu merakın sebebi nedir?” diye sorduğumuzda dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geri gelen tilki gibi, tekrar edebiyata geri dönüyoruz.

Bu dünyada farkındalığı sağlayacak, kültürel etkileşimi en yüksek seviyeye çıkartacak olan edebiyattır. İnsanlar okuyarak farkına varacaklar, nitekim ilahi dinlerin kitapları var. İlahi dinler dahi yazı ile kendilerini ortaya koyarlar ve %97 oranında Müslüman olan milletimizin kutsal kitabı “Oku!” emriyle başlar. Böyle bir durumda edebiyatın, dilin, yazının muhteşem etkisini, kültürel birleştiriciliğini arka plana atmaya kimin aklı yatar? Şahsen benim aklımın yattığını hiç söyleyemem.

Not: Bu yazı 2012 yılında Doğuş Üniversitesi tarafından düzenlenen 4. İstanbul Liseler Arası Edebiyat Yarışması‘nda Başarı Sertifikası almaya hak kazanmıştır. Yazının tüm hakları saklıdır.

5 Centimeters per Second | Film

Türkçe adı Saniyede 5 Cm, orijinal adı Byōsoku Go Senchimētoru olan bu anime-film ilk kez 2007 yılında Tokyo’da gösterime girmiş. Film, toplamları 1 saat süren 3 hikâyeden oluşuyor. Bu hikâyeler aslında birbirinden farklı hikâyeler değil, birbirlerine bağlı art arda gelen hikâyeler. Filmimizin ilki ana kahraman olmak üzere şu 3 kahramanı var: Takaki Tōno, Akari Shinohara, Kanae Sumida. Takaki aslında bizim Türk filmlerindeki temiz kalpli aşık adama benziyor. Kaderine boyun eğmek istemeyen, tamamen temiz bir aşka sahip olan ama hiçbir şey yapamayan karakter…

İlk bölüm Ōkashō adını taşıyor. Türkçe Kiraz Ağacı anlamına gelen bu ilk bölümde filmimizin ana kahramanı Takaki’nin Akari’den ayrılışı anlatılıyor. Filmin her anında arka planda müzik devam ediyor. Bu da filmin içine girmenize sebep oluyor, sanki Takaki karşınıza geçmiş de tüm bunları anlatıyormuş gibi. Takaki ile Akari’nin birbirlerini sevdiğini söylemek gerek. Takaki, Akari taşındığı için onu uzun süre göremiyor. Bununla beraber devamlı olarak mektuplaşıyorlar. Takakinin ailesi sebebiyle taşınması gerektiği bir sırada, son bir kez daha Akari’yi görmek için Takaki trenle Akari’nin yanına gidiyor.

İkinci bölümde Takaki artık lise son sınıfa gidiyordur. Kanae adındaki bir genç kız ona sırılsıklam âşıktır. Takaki ile zaman geçirmeye çabalamakta, birlikte eve gidebilmek için uzun zaman boyunca okul çıkışlarında onu beklemektedir. Fakat bizim Takaki’nin gözü onu görmemekte çok ısrarcıdır. Bir gün Kanae, Takaki’ye açılmaya karar verir. Peki ne olur dersiniz? Hadi söylemeyeyim de merak edin. 🙂 Bu sırada çok müthiş bir roket sahnesi olduğunu da belirteyim.

Son bölümde ise Takaki koca bir adam olmuş, bilgisayar programcılığı yapıyordur. Güzel kızımız Akari ise evlenmeye hazırlanıyordur. Takaki hâlâ Akari’yi düşünmektedir. Takaki işini bırakır. Hem Akari hem de Takaki aynı anda geçmişlerine dair bir düş kurarlar. Ve işte tam bu sırada bir müzik girer. Ardından siz de bu aşk hikâyesinin niye böyle bittiğini sorgular durursunuz, arkada müzik çalar ve gözleriniz hâlâ o muhteşem görüntülere takılı kalmıştır.

Bana sorarsanız senaryosu çok iyi diyemem. Yani ahım şahım bir senaryo yok ortada.  Fakat malumdur ki görmeyen insanların diğer duyuları daha çok gelişir, işte buna benzer şekilde senaryonun çok süper olmayışı senaryonun işlenişini muhteşem kılmış. Senaryodan ziyade siz müzik ve gölge/ışık oyunları ile kendinizi kaybediyorsunuz. Güneşin batışı ve roket sahnelerinde ışık o kadar güzel kullanılmış ki o dünyanın içine girmek istiyorsunuz, neden böyle bir dünyada yaşamıyoruz diye kendinize soruyorsunuz. Siz bu ışık oyunlarına takılırken müzik alttan alta duygularınızı okşuyor, sizi hüzünlü sona hazırlıyor. Zaten klip girince de kayış kopuyor. Tavsiyem hemen alt taraftan izlemenizdir. Buyrun size 5 Centimeters per Second:

Google Drive – Yükleyin Gayri

Google artık hayatımızın birçok alanında kendisini gösteriyor. Hayatımıza arama motoru olarak giren Google, işletim sistemi, harita, blog, internet tarayıcı vb. her konuda bir ürüne sahip. Açıkçası bazen bilgilerimizin güvenliği ve Google Amca’ya bu kadar çok bilgi vermemiz konusunda tereddüde düşsem de bu durumdan genel olarak memnunum. Çünkü gerçekten Google bir şey yaptığında kaliteli yapıyor. Mail konusunda Yahoo ve Hotmail gerçekten kötü, spam mail ayırt etmeyi beceremiyor. Fakat GMail’de herhangi bir sorun çıkmıyor, spam mailler gerçekten spam kutusuna gidiyor.

Google’ı mail konusunda övdükten sonra yeni bir hizmetini de açıklamak gerek. Google Drive, son yıllarda yükselen Cloud Computing (Bulut Bilişim) trendine uyarak kullanıcıları için 5 GB’lık ücretsiz depolama alanı sundu. Zaten Picasa ve Google Docs ile bir nevi kullanabildiğiniz bulut bilişim, 5 GB’lık depolama alanı ile daha da işlevsel oldu. Aynı zamanda Google Docs, Drive hizmetine entegre edilerek dokümanlarınızı arkadaşlarınızla online olarak düzenleme imkânı tanındı. Aynı zamanda Google+ hesabınızla da doğrudan bağlantılandırılabiliyor.

İsterseniz dokümanlarınız arasında anahtar kelimelerle arama yapabilirsiniz. Böylece birçok doküman arasında zaman kaybetmeden istediğiniz dokümanı bulabilirsiniz. Aynı zamanda Google, Drive hizmetini geliştirmek için diğer uygulamalarla senkronize etme çalışmalarını da yürütüyor.


5 GB’lık depolama alanını artırmak isterseniz birçok seçeneği gözden geçirebilirsiniz. Bununla beraber şu 3 seçenek en popülerler arasında yer alıyor: 2,49$ 25GB; 4,99$ 100 GB; 49,99$ 1 TB

Burada da Hürriyet’in bir karşılaştırması var:

Boş alan
En geniş ücretsiz depolama alanı, 7GB ile şu an SkyDrive’da bulunuyor.

Google Drive: 5GB
SkyDrive: 7GB (varolan kullanıcılar için geçici olarak 25GB sunuluyor)
Dropbox: 2GB (davet edilen her kişi için ek 500MB)
Box: 5GB

En düşük premium hizmet fiyatı

Google Drive: 25GB için ayda 2.49 dolar
SkyDrive: 20GB için yılda 10 dolar
Dropbox: 50GB için ayda 9.99 dolar
Box: 25GB için ayda 9.99 dolar

En yüksek premium hizmet fiyatı

Google Drive: 16TB için ayda 799.99 dolar
SkyDrive: 100GB için yılda 50 dolar
Dropbox: 100GB için ayda 19.99 dolar
Box: 50GB için ayda 19.99 dolar

Sürdürülebilir Kalkınmada En İyi Projelerimiz

Duymamış olabilirsiniz fakat sürdürülebilirlik konusunda dünyanın en prestijli konferansı şu anda RIO+20 olarak adlandırılıyor. Haziran 2012’de Rio’da gerçekleşecek bu konferansa T.C. Kalkınma Bakanlığı Türkiye’den toplam 25 sürdürülebilir proje gönderecek. Bu projelerin önemi gerçekten büyük, çünkü bu projeler dünyaya sürdürülebilirlik konusunda birer örnek olacak. Sözü çok uzatmadan listeyi sunuyorum:

Özel Sektör (10 Proje)

  • AKÇANSA – Atık Isıdan Enerji Üretim Tesisi
  • ANADOLU EFES – “Sürdürülebilir Tarım” çerçevesinde maltlık arpa ve şerbetçiotu tedariki için yapılan tohum ve üretim geliştirme, tohumculuk ve tarımsal destek çalışmaları
  • ARÇELİK – KAKTÜS Projesi
  • COCA COLA – İçecek Mucit Yarışması
  • ECZACIBAŞI – Atık Isı Geri Kazanım Projesi
  • EREĞLİ DEMİR ÇELİK- Erdemir Çevre Yönetim Süreci, Çevre Performans Endeksi ve Sürdürülebilirlik Faaliyetleri
  • FORD OTOSAN-Sürdürülebilir çevre dostu otomotiv üretimi
  • İÇDAŞ- Değirmencik Entegre Tesisi Sürdürülebilir Su Yönetimi Projesi
  • LIPESAA LTD.- Bitkisel Atık Yağ Toplama Sistemi
  • ŞEKERBANK- EKOkredi Enerjiyi ve Emeği Koruyan Kredi

Kamu Kurumları (6 Proje)

  • T.C. BİLİM, SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANLIĞI VERİMLİLİK GENEL MÜDÜRLÜĞÜ- Endüstriyel Verimlilik ve Çevresel Performansın KOBİ’ler Düzeyinde Paralel Olarak Geliştirilmesi
  • T.C. BURSA İL ÖZEL İDARESİ- Doğal Arıtma Tesisleri ile Temiz Çevre Projesi
  • T.C. ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI- Enerji Verimliliği Politikaları
  • İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ- İstanbul Yerel Elektronik Atıkların Sürdürülebilir Yönetimi Projesi
  • T.C. KONYA İL ÖZEL İDARESİ- Organik Çilek Üretimi ile Kırsal Kalkınma
  • T.C. ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANLIĞI- Küre Dağları Milli Parkı’nda “Orman Koruma Alanları Yönetiminin Güçlendirilmesi Projesi”

Sivil Toplum Kuruluşları (6 Proje)

  • ÇEVKO- Sanayi, Yerel Yönetim Ve Tüketici İşbirliği İle Türkiye’de Sürdürülebilir Bir Ambalaj Atıkları Yönetim Sisteminin Oluşturulması – ÇEVKO Modeli
  • DOĞAL HAYATI KORUMA VAKFI- Konya Kapalı Havzası’nda Akılcı Su Kullanımı ve İklim Değişikliği’ne Uyum Çalışmaları
  • GREENPEACE- ‘Küçük balık yoksa büyük balık da yok’ kampanyası
  • KARS YÖRESİ DOĞAL ÜRÜN YETİŞTİRİCİLERİ DERNEĞİ- Yerel Tohumların Sürdürülebilir Köy Projeleriyle Korunması ve Kullanımı
  • TEMA- Kaçkar Dağları Sürdürülebilir Orman Kullanımı ve Koruma Projesi
  • TÜRKİYE TEKNOLOJİ GELİŞTİRME VAKFI (TTGV)- “Türkiye’nin İklim Değişikliğine Uyum Kapasitesinin Geliştirilmesi” Birleşmiş Milletler Ortak Programı kapsamında “Eko-Verimlilik (Temiz Üretim) Programı”

Akademi (3 Proje)

  • BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ- (Sürdürülebilir Kalkınma ve Temiz Üretim Merkezi) Pamuklu Tekstil Ürünlerine Ekolojik Kriterlerin Uygulanabilirliğinin Değerlendirilmesi
  • ORTA DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ- ODTÜ Teknokent Membran Arıtma Tesisi
  • SÜLEYMAN DERMİREL ÜNİVERSİTESİ- Biyolojik Mücadele Araştırma, Uygulama, Üretim ve Eğitim Merkezi

Merhaba!

Selamlar,

Ben, Uğur Özkan, bu blog’un sahibiyim. Bu blog hayatımda önemli saydığım olaylara, duyurmak istediğim etkinliklere, edebi metinlerime sahiplik yapacak. Yeri gelecek bir bilgisayar oyunu hakkında düşüncelerimi sunacağım, yeri gelecek yeni çıkan bir kitap hakkında eleştiri yapacağım. Bakarsınız arada gündemle dalga da geçerim. Paylaşmanın sınırı olmadığı bir dünyada ne yapacağım belli olmaz.

Aslında tek gayem, hayatınızda ufak bir yer edinmek, bir farkındalık yaratmak. Kâr amacı gütmeyen oluşumlar kadar masumum. Her ziyaretiniz başına 1 TL kazanmıyorum, buyrun ziyaret edin bol bol, kapımız sonuna kadar açık.